

Yolculuğa çıkanlar için yolunu kolaylaştıracak şey, harita okuma becerisi olacaktır.
Peki, ruhsal yolculukta bu hangi beceriye karşılık gelebilir?
Sembol okuyabilme becerisi ve geniş bir perspektiften okuma yapabilme becerileri yolumuzu aydınlatabilir.
Sembollerin üstadı İbnü’l Arabî, metafizik olanı anlatmanın güçlüğünü sembolleri devreye sokarak anlatmaya çalışmış ve bu sayede varoluşa dair şiirsel bir anlatı ortaya çıkartmıştır. Yönümüzü bulabilme ve kaybolmamamız adına çok güzel işaretler bırakmıştır.
Şimdi kaldığımız yerde işaretlere ve sembollere bakarak hayallerimizin sağlamasını yapalım.
Birçok mutasavvıfın kullandığı ayna sembolizmi, buna en iyi örneklerdendir.
Varlık alemi Allah’ın ilminin suretidir.
Fakat ne bütünüyle ona özdeştir ne de ondan başkadır.
Aynaya bakan bir kişinin kendi suretini görmesi, bakma eylemiyle eş zamanlı gerçekleşir.
Aynada gördüğümüz suret ne tam olarak bizdir ne de bizden ayrı bir şeydir.
Aynayı önce Aynalı Baba’dan dinleyelim. Devamında da diğer gönül temizleyici rehberlere kulak verelim.
“Ey gönül! Şu cihanda parlayan sensin.
Bilinmeyeni her an belirli kılan sensin.
Eşya bir aynadır. O aynada görülen sensin!
Vicdan her şeyi vahdet sayesinde bilmektedir.
İnsan eşyayı vicdan ile tanımaktadır.
Eşya bir aynadır. O aynada görülen sensin!
Hadiselerde varlığın iç yüzü görünmektedir.
Varlığın dış yüzü de iç yüzü sayesinde ayırt edilebilmektedir.
Eşya bir aynadır.O aynada görülen sensin!
Kâinat levhalarının bir araya getirilmiş hülasası sensin.
Hakk’ın âyetlerinin tecvidi sensin.
Eşya bir aynadır. O aynada görülen sensin!” 1
“Ayna, tasavvufî bir sembol olarak Allah’ın tüm isim ve sıfatlarının tecellî ettiği insân-ı kâmili temsil eder.”
Filibeli Ahmed Hilmi, A’mâk-ı Hayal
Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı’nda sık sık “ayna” mecazını kullanarak insanın ve kâinatın, Allah’ın isim ve sıfatlarını yansıtan birer ayna olduğunu vurgular.
Özellikle Mektubat, Lem’alar ve Sözler eserlerinde “ayna” kavramı; marifetullah yolunda, vahdet, yansıma, tecelli, ışık (nur), isim ve sıfat gibi kavramlarla iç içe işlenmiştir.
Evet, ayna muhafaza edilmeli, çünkü mazhardır. İşte mürşidin ruhu ve kalbi bir aynadır, Cenâb-ı Haktan gelen feyze mâkes olur, müridine aksedilmesine de vesile olur.
Vesilelikten fazla, feyiz noktasında makam verilmemek lâzımdır.”
Lem’alar, On Yedinci Lem’a
“Ayna kirliyken görüntü yansıtamaz; aynı şekilde kalbi kirli olan, kendilik bilgisinin ışığını yansıtamaz.”
Adi Şankara (Şankaracharya)
“Ayinedir bu âlem her şey Hak ile kâim / Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür daim”
Aziz Mahmud Hüdâî
“Zihin, parlak bir ayna gibidir; onu sürekli temizle ki üzerine toz konmasın.”
Chan (Zen)
“İnsan, Hakk’ın aynasıdır; kişi kendine bakarsa Hakk’ı görür.”
Hacı Bektaşı Veli
“…Şu hâlde, Fahri Kâinat Efendimizin temeldeki olayı en güzel arınmış. Neden arınmış?
Bütün yanlışlardan arınmış. Allah dışındaki her şeyden arınmış.
Kendisini yalnız Allah’ın seyredeceği bir ayna hâline getirmiş ki, tasavvufun da özü budur.”
Haluk Nur Baki
Sonuç olarak ayna sembolizminin farklı ekollerde kullanımını görmüş olduk.
Bu teşbih ne güzel bir teşbihtir ki hem güzellik kavramını barındırıyor hem de de “o” ve “ben” konseptini anlatıyor. Ayna ile enfüsi yolculuğa davet çıkartıyorlar.
Herşey, nefsinde mânâ-yı ismiyle fânidir, mefkuttur, hâdistir, mâdumdur; kat mânâ-yı harfiyle ve Sâni-i Zülcelâlin esmâsına âyinedarlık cihetiyle ve vazifedarlık itibarıyla şahittir, meşhuddur, vâciddir, mevcuttur.
Sözler, 26. Söz, Dördüncü Hatve
Son olarak Dördüncü Hatve ile benliği unutup, kendi varlığını, Allah’ın esmâ tecellilerine bir ayna olarak bilmeyi gördük. Peki bu aynaya nasıl bakmalı ve nasıl yansıtmalıyız? Bu metafor bizi doğrudan dikey ve yatay kavramlarına getiriyor.
En çok kullanılan sembollerden bir diğeri ise yataylık ve dikeylik kavramlarıdır.
“Kısaca dikeyliği Allah’a vasıl olma yolculuğu, manevi derinlik, aşkınlık ve yükseliş olarak, yataylığı ise varoluş alemi ve yüzeydeki hareket olarak okuyabiliriz. Dikeylik mutlak ile ilgili iken yataylık kesreti sembolize etmek ile alakalıdır. Varoluş alemindeki her şey az-çok yatay boyuta girer. İstisnası ise göksel irtibatın daha net olarak görüldüğü yani perdenin inceldiği durumlarda söz konusu olmaktadır. Bu iki durumun iç içe geçtiği örneklerini İsra suresinde görebiliriz.
İsra Suresi’ne göre miraç hem yatayda hem dikeyde yapılan bir yolculuktur.
Hızır ve Musa kıssasında Musa (a.s.)’ın Hızır (a.s.)’a gidinceye kadarki yolculuğu yatay olup, devamında ledünniyat olarak tabir edeceğimiz dikey boyutta cereyan etmektedir. Zaten Hızır (as) aynı kıssada yaptıklarını Allah’ın verdiği ilimle birlikte yapıp, kendiliğinden yapmadığını ifade etmektedir.”
Kısacası zahirden batın levhasına geçişi görebiliyoruz. Kehf Suresi’nde iki denizin birleştiği yeri, dikey ve yatay eksenlerin kesiştiği çizgi olarak okumak mümkün olduğu gibi benzer şekilde edinilen ölü balığın bir nevi ölü bilginin hakikate ve aşka dönüşmesini, balığın dirilmesi olarak da okuyabiliriz.
Dikey eksen, uzak doğu tradisyonunda ‘göğün etkinliği’ denilen şeyin tezahür yeri; yatay eksen ise sembolik olarak ‘suyun yüzeyi’ gibi kabul edilen bir ‘yansıma planı’dır.
— René Guénon
Dikey eksen yaratıcı yansıtmayı veya kozmogonik uzatmayı ve dolayısıyla evrensel bütünlüğü, Atma-Maya bitişikliğini temsil eder; yatay çizgi de kendi payına varoluşsal olarak denk ama işlev itibarıyla denk olmayan ayrımlaşmaları temsil eder.
— Frithjof Schuon, Bir Merkeze Sahip Olmak
Sufilik, varlığın yatay düzleminden dikey bir kaçıştır.
— Martin Lings, Tasavvuf Nedir?
Bazı disiplinlerde dikey ve yataylık ilişkileri yok hükmünde sayılmakla birlikte Schuon, Bediüzzaman’a paralel olarak dikey boyutta mutlak anlamda irtibatsız yataylık olamayacağını söylüyor.
Mevlana’nın pergel örneğinde değişmeyen ve merkezi olan ruhsal boyutu (dikey) temsil ederken, pergelin hareketli ucu, zaman ve mekana bağlı olarak değişen bedensel ve psikolojik boyutu (yatay) temsil eder.
Tüm bu açılardan anladığımız insan, yatayda mahlukata açılırken dikeyde Hakk’a yükselir.
Din perspektifinden baktığımızda ise:
Özetle; yatay seyahat, bu dünya ve içindekilerin ve bunların göksel ilgilerinin/ilişkilerinin keşfi ile ilgili bir seyahattir.
Dikey/Amudi Seyir ise iyilik ve kötülüğü ile bu dünyanın hallerinin aşılmasının sembolüdür.
Göksel seyahatin seyyahları bir daha geri dönmezler çünkü geri dönüp aşmaları gereken ve aşmadıkları bir sınav kalmamıştır.
Zaten elde edilmiş olan irfanın tekrar test edilmeye ihtiyacı yoktur.
Biraz konu dışı olsa da bu durumun istisnaları vardır. 2
Tüm bu sembollerden sonra, o yarım bıraktığımız grafiğimize dönecek olursak, nokta seyrinde varoluş üçgenine giriş yapıp, yeryüzü sembolü olan dörtgen (4 element) olarak yatayda yolculuğa devam ediyordu.
Burada üçgeni, emanetin kabulü ardından şahitlik etmeye yönelmek gibi düşünebiliriz. Fakat 2 boyutlu bir düzlemde bu bir üçgendir.
Ama 3 boyutlu bir dünyada bunu koni veya piramit gibi düşünmek gerekir.
Manevi yükselişi sembolize eden spiral hareket, ile birlikte kesretten vahdete gidişi gösteren konik hareket, çok fazlaca karşımıza çıkmaktadır. Piramitlerdekine benzerdir fakat piramitlerde anlamı bozulmuş şekilde sembolize edilmiştir. Bu yüzden, Kabe’deki sırrı da düşünerek, tepesini dörtgen olarak tasarlayanlar olmuştur. Yani orası artık insaniyet ufku ve O’na teslimiyetin, tenzihin zirvesi.
Peki, bu üçgen ve konik sembol doğada nerelerde görüyoruz?

Peki, dinlerde bu sembol nerelerde görülür?

(Kaf Suresi’nin 50. sure olması ve Arapça harflerin nokta ve daire olması da güzel bir tevafuk oluşturuyor.
Ayrıca, Kaf Suresi’nde yer, gök ve dağdan bahsederken ağaç, su, çift ve ilk yaratımı da anlatmaktadır.
Ayrıca dikeyliği vurgular nitelikte, “katımızda daha fazlası da vardır” denilmektedir.)
Tüm bu bağlantıları yeni bir sembol için kurmuş olduk: Konik aynalı bir tablo.

Gönül aynasına bakarak O’na (c.c) , En güzel yaratılmışlığı ( s.a.v ) i taklit ederek sunacağımız bir kulluk tablosu.
Hz. Muhammed esmâ-i ihîhîyeniıı en mükemmel âyinesidir.
Bediüzzaman

Eğer bir beşerin dikeylikte gözü yok ise, çizdiği eser maalesef tam olarak anlamlandırılamaz ve bilinçli bir eser çıkartamaz.
Ama eğer o kulun gözü dikeyi gösteren “Kaf Dağı” misali bir aynadan konisinde olduğunda, dikeydeki aynaya bakarak kulluğunu daha güzel ve doğru sunabilir. .

Artık yataydaki çizdiği eserin bir önemi kalmayacaktır. Ayna artık yoktur
Buna din perspektifinden de bakabiliriz.
Konik bir aynada güzel ve nizami bir eser ( yansıma ) oluşturmak için bir rehber çizgilere ihtiyaç vardır.
Resimdeki gibi kırmızı çizgiler, aynada kabaca nasıl yansıyacağını gösteren yataydaki rehber çizgilerdir. Bu aynı zamanda, dinin bize nasıl bir kulluk sergileyeceğimizi öğretmesine benzer ve kurtarıcılık sağlamaktadır. Ama eğer o kul, gözünü dikeydeki aynaya dikerek kulluk sergilemeye başladığında, artık aşkla o eseri intizamlı ve bilerek sunabilir.
Burada maksat kurtuluş değildir; mesele O’ndan (c.c.) “Senden razıyım”‘ı duymaktır.
Yatayda eseri tamamlandığında, kuşbakışı bu esere bakıldığında, hem yataydaki eseri hem de yansıyan dikeydeki doğru versiyon birlikte görülecektir. Bu çift yaratımı bu ayet ile birlikte okuyabilir miyiz?
“Biz her şeyden iki çift yarattık. Umulur ki, iyice düşünürsünüz.” — Zâriyât Suresi, 49. Ayet
Bu yatayda uzaydaki gibi bükülen ama hakikatte çizdiğimiz eser bize, Attar’ın Kaf ülkesine varan kuşların yaşadığı sürprize benzemektedir.
Hangi formda veya şekilde anlatılırsa anlatılsın, şekil ve teşbih daha iyi anlamak için bir indirgemecilik olacaktır. Maksadımız bunu bilerek, bize verilen emanet tabloyu, onu zikir-fikir ve şükürlerle ona geri sunabilme derdidir. Ölçüsüz benzetmelerimden Rabbime sığınırım.
Madem nihayetsiz derece-i kemâlde bir cemâl ve nihayetsiz derece-i cemâlde bir kemâl, nihayet derecede sevilir ve muhabbete, aşka layıktır; elbette ayinelerde ve ayinelerin kabiliyetlerine göre, lemaâtını ve cilvelerini “görmek” ve “göstermek”le tezahür etmek ister. (Sözler, 32. Söz)
Kâf Dağına ulaşmak imkânsız sanırız;
Ama uçarak gelelim diye ejderha verirsin,
Yorulmayalım diye aşk verirsin.
Peygamberler gönderirsin, yatayda kurtuluşa çağırırsın,
Daha fazlasını arayanlara sonsuz kucak açarsın.
Kristalden şehirler, aynadan gönüller, zümrütten dağlar…
Hayallerimde ve öğretilerinde seni göstermeyen hiçbir yer yok.
Ama aynasızken söz vermiştik, seni gösterecektik.
Ne olur, bizleri affet;
seni asla mükemmel yansıtamayız, sen istemedikçe.
Gözü dikey aynasında, kendi eserleri ile rıza kovalayanlara selam olsun.
Rabbim yardımcınız olsun.
Devam edecek…
Not: Paslanmaz çelikten ayna yapımı devam etmektedir. Görseller de malesef semboliktir.
[1] Filibeli Ahmed Hilmi, A’mâk-ı Hayal
[2] Filibeli Ahmed Hilmi, A’mâk-ı Hayal
[3] — https://sutubogda.com/kokler-ve-gizli-ates-sonmeyen-alev-uzerine/
5 Comments
Sevgili Oğlum.
İnsanoğlunu ayakta tutan hem de gerçek insan yapan en önemli özelliklerinden biri bir gayesinin olması. Ve o gayenin iyilik, güzellik adına yerine getirilmesi. Neden? Çünkü yapısında böyle bir istek var ve ona doğru bir meyil taşıyor. Olmadığında ise içinde boşluklar oluşuyor. Yaşamını nelerle değerlendiriyorsa boşlukları onlarla doldurmaya çalıyor.
*
Bir gün şöyle bir söz duydum:“Gaye-i hayal olmazsa ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.”
Anlamını yaşadıklarımda çözdükçe, hikmetine şahit oldukça sözü kendime ilke edindim. Yaratılış gayemi düşünüp bir şeyler gerçekleştirmeye gayret ettiğimde hep huzur duydum. Ama sadece dünyalık heveslere daldığımda zihnimin nefsimin elinde oyuncak olduğunu fark ettim.
*
Ne mutlu! Siz bu hakikati anlayanlardansınız. Hem adımlarınızla toprağı, taşı aşıp doruklara tırmanıyorsunuz. Hem de parmaklarınızla kelimeleri aşıp hakikate varmaya çalışıyorsunuz.
“Ayna koni” sembolünü bir çocuğun iç dünyası olarak düşündüm. Onun lekesiz, temiz duyguları, düşünceleri aynı koni gibi parlak bir ayna. Çocuk, hayat gayesinin şuurunda olmasa da onu kirlenmemiş özünde taşıyor. Ve fıtratıyla koninin tepe noktasından bütün saflığıyla dünyadaki hayatına kayıyor. Aynı oyun parkındaki kaydıraktan coşkuyla kayması gibi. Biraz korku, biraz heyecan; ama hep gülüşlerle…
*
Keşke bizler de arınarak o tepe noktaya; hakikate varıp daha sonra da Yaradan’a verdiğimiz ahdi unutmadan, riyasız, rıza amaçlı duygularla yukarıdan aşağıya; insanlığa hayra, iyiliğe, şevkle akabilsek. Ne güzel demişsiniz. “Maksadımız bunu bilerek, bize verilen emanet tabloyu, onu zikir- fikir ve şükürlerle ona geri sunabilme derdidir”
Emanet; dilinizde hak, kaleminizde, liyakat, vicdanınızda sadakat olsun İnşallah.
Âmin, inşallah cümlemizle.
Pek kıymetli Elif Hanım, öncelikle iltifatlarınız sizlerin güzel bakış açılarıdır. İnşallah dua yerine geçer; öyle olabiliriz.
Her geçen yıl idrakler değişebiliyor. Zikirler, dualar ve hayaller değişebiliyor. Sabit ve değişmeyen bir ritim olmazsa nasıl güzel bir dinleti olur ki, diye düşünüyordum. Çünkü bunu unuttuğum hayallerimde gördüm. Yıllar evvel bir yerlerde bazı hayaller ve dualar yapmıştım. Sonra o duayı unutmuşum. Rabbim o duayı en güzel zamanda yıllar sonra kabul etmiş ve yaratımını da göstermiş. Üzerinden birkaç yıl geçmiş ve ben daha sonra hatırlamıştım.
Söylediğiniz gibi, bazı gaye-i hayallerimiz sabit olursa bir ritim yakalayabiliriz inşallah. O ritme sadık kalarak Rabbimizin daha güzel ufuklar vermesini bekleyebiliriz.
Ağaçlardan da öğrendiğimiz bu duruş çok güzel bir örnek oluyor. Mevsimler değişse de hep oradalar ve belirli zikirlerine devam etmekteler.
Sizlerin de bunun işaretini vermeniz çok değerli. Sizlerin yazıları güneş gibi açıyor gönlümüze. Bunun için O’na (c.c.) ve size ne kadar teşekkür etsek az gelir.
Rabbim hepimize en güzel kaderimizi yaşatsın.
Katkılarınız için çok teşekkür ederiz.
Kıymetli okuyucularımız, Bera ve Noteman; yorumlarınız için teşekkür ederim. Söyledikleriniz çok güzel bir hatırlatma oldu.
Tüm bu teşbih unsurları taşıyan çalışmaları, bazen sadece cahilliğimle yüzleşme gayretiyle yaptığımı söyleyebilirim. Bu yüzden genellikle sayısız teşbihten sonra, mecburen en sonda af dileyip “bunların hepsinden münezzehtir” demek, hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyulan bir zikir hâline geliyor.
Genel olarak insan, zaman ve mekâna hapsolmuş; o kısıtlı idrak ile sevgisini sunmaya çalışan bir çocuk gibi kalıyor. Ancak yazıda yer alan birçok dikeylik alıntısından anladığım, yukarıdan ziyade daha çok “sadece O’nu isteme ve O’nun rızasını kazanma” anlayışı. Yani bir yönden çok, engin bir hedef söz konusu. Tabii ki üç boyutlu evrenimizde bu hedeften ve hayalden bahsederken mecburen indirgemecilik yapıyoruz. O’nu teşbih ve tenzihle tanıyabildiğimiz için, tanıma ve tanıtma adına bunları ister istemez bir araç olarak kullanıyoruz.
Ancak alıntı yaptığım yazarlarda özellikle aşağı–yukarı ifadeleri yerine dikey ve yatay kavramlarının seçildiğini görüyoruz. Bu iki kelimeyi Rabbim iyi ki yaratmış ki bana derin ufuklar kazandırdı. Penceremizin şekli olsa gerek. Ben bunu, haşa O’nu bir yöne koymak olarak değil; O’nun rızasını kazanmada en doğru yöntemlerden biri olarak anlıyorum. Kısacası, yatay bakış açımla namazı eskiden sadece farz olduğu için kılarken, şimdi dikey bakış açısıyla; Miraç’ta Efendimiz (sav)’in “ümmetimin de oraya ulaşmasını istiyorum” niyazından sonra gelen “O hâlde namaz kılsınlar” buyruğu vesilesiyle, artık O’na yaklaşma niyetiyle namaz kılmaya başlamak gibi…
Ama sizler gibi güzel hatırlatmalar yapan ve tefekkür idmanlarına yardım edecek kişiler sayesinde, pencere ve idrakımız genişleyecektir inşallah.
Çok teşekkür ederiz değerli katkılarınız için.
Yukarı-aşağı yön kavramı, yukarının üstün olması, hedef tutulması, miraç’ta da yükselme, kelimenin kendisinin merdiven anlamına gelmesi önemli elbet. İstiva edilen Arş’ın fizik mekânda bir karşılığı, tecellisi, yansıması var mıdır bilemiyorum tabii. Ancak his dünyamız böyle ulvî yer ve hedeflerin “yukarıda” bir yerlerde olduğunu düşündürüyor. Fizik ötesi alemler bir yana, “the mekan” diyebileceğimiz kainât ve ötesinin olduğu, her şeyin içinde olduğu tek mekânın en uzak noktalarında, köşelerinde gözün görmediği tecellileri görmek için “yükselmek” tek yön mü? Yazıdaki anlama muhalif değilim. Peygamberimiz uçarak yükseklerdeki bir noktaya mı varmıştır Miraç hadisesinde? O’nunla şeklini bilmediğimiz bir görüşme yaptı ve “sonra” tekrar buradaydı. “Önce” ve “sonrası” olan bir hadise miydi? Olan ve biten bir görüşme olarak algılanabilir mi? Bizler için yukarı yön diye bir şey var evet. Büyük gizemin eserlerini, yansıttığı, tecelli ettirdiklerini anlamaya çalışarak O’na yakın olmaya çalışıyoruz. Buna bir dur durak vermemeyi başarırsak daha yakın olacağız. Ancak gizem sonsuza kadar sürmeli değil mi? Ne kadar “yukarı” doğru çekim olursa olsun, Allah’ın Allah olması hasebiyle gizeminin çözülemez, keşfedilemez sınırları olacak. Ama yakınlaşmakta da sınır olmayacak. O sonsuz bir gizem olmaya devam ederken, yine O dilerse biz ona sonsuz yaklaşabileceğiz, nasip ve mümkün ise. Sonsuz yaklaşmaya karşın sonsuz mahrem. Bunu tecrübe etmekten bahsederken yön kavramlarından uzaklaşmalı değil miyiz? O’nun yarattıklarına koyduğu sınırları O’nun sınırlanamaz ve sınırdan münezzeh olduğunu değiştirmiyor. Biz sınırlıyız ancak tefekkürü sınırlı sınırların, kuralların içinde değil, onlardan soyutlanarak yapmak imkânı var mıdır? Ben bunu sesli düşünce anlamında yazıyorum, sormuyorum, bu budur demiyorum, fikir söylenecek şeyler söylemiyorum. O’nun O’luğunu, nihaî hedef O olduğu bir story’de, büyük tuzaklardan biri stroytelling, varlık öyküsünün, eserlerin kendisi belki de. Eserden eser sahibinedir tüm mesele evet. Bizim başlattırıldığımız öykü, eseri görmek ve eserden O’na gitmek doğru. Buna itiraz yok. Peki tenzih etme yolculuğumuzda tenzih ederken aslında “tenzih etmezlik” yapmıyor muyuz? O’nu hakkıyla tenzih edemeyiz ki, tenzih etmek tenzih olsun. O’nu tenzih etmeye çalışırken elimize yüzümüze bulaştırıp aslında O’nu yarattıkları üzerinden sınırlayıcı ifadeler kullanıyoruz. Sadece susarak dahi değil, belki hiç varlık göstermeden, belki kendi var olduğumuz iddiasını tenzih ederek, var gibi konuşarak değil de, hatta tersini deneyip “ben yokum, ben kimim ki” de değil, O’nun yarattıklarıyla bir ilgisi olmadığını, yarattıkları üzerinden algılarımıza yerleşen bir tanrı fikrine saplandığımızı, Peygamberimizin Miraç hadisesinin başlayıp biten bir hadise olmayabileceğini hissediyorum. Miraç üzerinden gittim hep. Hepimiz için kendilerimize ait miraç’ların nihaî hedef olması gerekmez mi? Deliorman’ın, bunları yazanın, başkalarının kendi miraç’ları neyse o miraç. Belki O’nun hep kullandığımız isimlerini, sıfatlarını kullanmadan, bazen O bile demeden, böyle susuvermek ve varlık göstermemek, O’na karşı. Bunlar gerçek dünya dediğimiz olgudan kopmak lazım- demek değil, zırva da telakki edilebilir, cimnastik de. Büyük gizemin kendisine doğru, O’na doğru çekilmek ümidiyle.
Bal gibi bir yazı, tek nefeste yutmak epey zor. Balın tadını çıkarmak gerekir. Teşekkür ederiz.